Spor Dünyası Müzikten Ne Öğrenebilir?

Türkiye’de spor profesyonellerinin ve spor kamuoyunun sıkça gündemine gelen bir konudur “mentörler”. Özellikle bir takımda işler kötüye giderken ya da çok umut bağlanan oyunculardan istenilen verim alınamadığında. Bu tartışmalar alevlendiğinde ilk yapılan dünyadaki iyi örneklere sarılmak ve sporun kendi disiplini içinde çözümler bulmaya çalışmaktır. Her toplumun kendine has özelliklerini de göz ardı etmeden yapılması gereken bu tartışmalarda en büyük yanılgı bu sorunun sadece burada yaşandığını düşünmek. Eski bir kriket oyuncusu şimdilerde köşe yazarlığı da yapan Ed Smith yazdığı bir yazı ile bizi bu yanılgıdan kurtarıyor. Smith, sorunu spor dünyasının geneline yayarken, bizim yaptığımızın aksine çözümü sadece sporun kendi disiplini içinde aramak yerine, farklı disiplinlerle işbirliği yapılmasını öneriyor, müzik gibi…

Ed Smith yazısında cerrah Atul Gawande’den fazlasıyla faydalanmış. Yazıyı okuduktan sonra Gawande’nin çalışma ve yazılarına da göz gezdirilmesi faydalı olabilir;

Spor Dünyası Müzikten Ne Öğrenebilir?

“Neden kemancıların mentörleri varken, sporcuların antrenörleri ve doktorları (genellikle) var?” Bu soru elit cerrah Atul Gawande’nin incelemesinin başlangıç noktası oldu. Benzer bir soru, profesyonel bir kriket oyuncusuyken BBC radyo için yaptığım bir programa ilham kaynağı olmuştu. Sporcular ve klasik müzik sanatçıları arasındaki benzerliklerle ilgili araştırmada,  ortak noktaların fazlalığı bende büyük etki yarattı: Konsantrasyon sanatı, sinirlerin önemi (ve tehlikeleri), içgüdü ve öz farkındalık arasındaki gerilim, takip ve teknik ustalığının sınırları, profesyonel analizler ve sızıntılar arasındaki denge…

Oysa sporcular ve müzisyenlerin gelişimi konusunda kültürel varsayımlar içinde merkezi farklılıklar vardır. Müzisyenlerin konuşmalarını dinlerken -eğer disiplinlerin terminolojisini değiş tokuş edersem- bir sporcu olarak sanki kendi düşüncelerimi duydum.  Klasik müzikte, en parlak sanatçıların bile serinkanlı ve güvenilir mentörlere ihtiyaç duyduğu yönünde bir karine vardır. Onlar, bir dinleyicinin duyduğundan farklı şeyler duyarlar. Bu yüzden, uzman dinleyicinin süzgeçten geçirilmiş geri bildiriminin yardımına ihtiyaç duyulur. Soprano Renée Fleming, mentörünü “dışarıdaki kulaklar” diye tanımlar.

Bunun aksine profesyonel sporun varsayılan düzeninde (özellikle takım sporları) antrenörün birincil işi, otorite kurması ve oyuncularına talimat vermesidir. Sporcular, takımların resmi antrenörlerinin dışındaki bağımsız mentörlere güvendiğinde –belki bir baba figürü ya da çocukluk öğretmeni– antrenörün potansiyel düşmanca tepkisini önlemek için  genellikle bu durumu kendilerine saklamak zorunda kalırlar.

Profesyonel sporda, her oyuncunun, hatta çılgınca farklı karakterlerden oluşan geniş bir kadronun neden tek bir antrenöre bağımlı olması –teknik ve duygusal olarak- gerektiğine inanılır?

Bazı bireysel sporlarda, -örneğin golf ve teniste- antrenörler oyuncunun çalışanıdır. Takım sporlarında ise sporcular, genellikle antrenörün çalışanıdır. Bu antrenörler, oyuncuları hem teknik hem de zihin bakımından geliştirmekle yükümlüdür. Yine bazı antrenörler, bazı oyuncuların üzerinde yoğunlaşmak için seçim yapmak zorundadır ve bazen bu seçimler bazı oyuncuların kariyerlerinin sonunu getirir. Antrenörlerin çoğu, flu ve çelişkili sorumluluklara sahiptir. Onlar hem özel mentör hem de seçim yapan bir profesyonel olmak zorunda kalırlar.

Bu düzenin çok uzun süredir var olabilmesi şaşırtıcı. Geçmişin etkisi hala sürmekte. Başlangıçtan itibaren sporda bir fedakârlık kültü vardır. 19. yüzyılın sonlarında spor organizasyonları, İngiliz devlet okullarının karakteristik bir özelliği haline geldiğinde, bireyselliği yüceltmek saygıyla karşılandı. Harrow’un müdürü, J.E.C. Welldon’ın argümanı şuydu; “Burs için çalışan bir çocuk, bütün için değil, kendisi için çalışıyor. Bir maçta oynayan çocuk ise kendisi için oynamıyor ama aidiyeti için ya da okulu için oynuyor. O çocuk takımdaki 11’in ya da 15’in başarısı için kendini feda etmeye hazırdır.”

“Takım için” düşüncesi sporun temel fikri olmuştur. Ama profesyonel spor çağında, çok fazla parayla ve şan, şöhretin etkisiyle bu durum şaşılacak kadar az benimsenmekte. Evet, Tour de France’da bisiklet ekiplerinin yıldız bisikletçileri ön plana çıkarması ve ihtiyaçlarının karşılanması için özverili bir çaba gösterdiği bir gerçektir. Bazen bir futbol antrenörü, yaratıcı bir oyuncunun hücum içgüdülerine geniş bir taktik anlayışla destek olmak için bu oyuncuyu işleme konusunda ısrarcı olabilir. Ama sporcuların çoğu eş zamanlı olarak kendi çıkarına da hizmet ederek takımına hizmet eder. Kahramanca bir mücadeleyle defans yapan oyuncu futbolda cesur biri olarak kabul edilir, ama açıkçası o, sadece işini yapar. Onun için kendi amaçları ve takımının amaçları arasında fark yoktur.

Modern futbol tarihinin en iyi defans oyuncularından biri, nadiren birebir mücadeleye girdi. İtalya Milli Takımı ve Milan’ın oyuncusu Paolo Maldini, teknik ustalığı ve zekâsıyla kurguladığı pozisyonel oyununa rağmen, oyun başına birebir mücadele ortalaması yalnızca 1,8 idi. O, üst düzey yeteneklerinden daha da fazla karakterini ortaya koydu.

Performans düşüşünde acil durum çözümü olarak hemen efora odaklanılması (sadece antrenörler tarafından değil, onları eleştiren yorumcular tarafından da)  sporun içindeki standart bir varsayımdır, genellikle öfke bu durumu düzeltmek için bir araç olarak kullanılır. Bazı cümlelerin neden sporun kalıbı haline geldiğini de bu açıklar. “Bundan sonra soyunma odasında sert sözler daha çok duyulacak”; “Devre arasında antrenörün yakınında olmak istemezsin”; “Hepsinin keyfini yerine getirecek iyi bir fırçaya ihtiyaç var.” gibi…

Bunlar gülünecek kadar geçmişte kaldı. Kendilerini geliştirmektense, gece hayatına karışan fazla kilolu oyuncuların devri geçeli çok oldu. GPS’le izleme ve vücut yağ kütlesi ölçümleri olduğunda, herkes neden zorla bir şeyler yaptıran despot birine ihtiyacı varmış gibi bahane üretir?

Spor, hala performans çerçevesini belirlemek için karakter ve efor konularını kullanma eğilimindedir, sertlik içeren çalışmalar hep bir çözüm olarak görülür. Ama motivasyon nadiren bir problem olarak algılanır. Profesyonel sporcuların sıklıkla yaptığı şey; çok zor olanı çok az denemektir.

Karakter ve efor vurgularının çoğunlukta olduğu takım sporları bir yer değiştirme faaliyetidir. Bir ekibi geliştirmenin en iyi yolu oyuncuların bireysel performanslarını geliştirmektir. Yetenek en geçerli olan şeydir. Aynı zamanda, -maalesef- en zor geliştirilen şey.

Bunu yapmak için oyuncu ve antrenörler, müzisyenlerin çalışma tarzına geçmeyi düşünmeliler. Profesyonel sporcular, antrenörlerinden öfkeli sözler duyacaklarına -enstrümanistler ve sopranoların yaptığı gibi- güvenecekleri “dış kulaklar” aramalılar.

What's your reaction?

tr_TRTurkish